12 Nisan 2011 Salı

Takım Tutma Olgusu


En klasik sorulardan biridir çocuklara sorulan "Hangi takımı tutuyorsun?" ve belki de geleceğini etkileyen. Çünkü tutulan takımın değiştirilmesi hoş görülmez, değiştiren yadırganır ve hatta terslenip dalga bile geçilir. Bu yüzden soru önemlidir ve cevabı oluşturan etkenler genelde aynıdır. Büyük çoğunluğumuzun tuttuğu takım örnek aldığı, değer verdiği, sevip saydığı bir büyüğünün takımıdır. O kişi o takımı tutuyor diye takım tutulur. Benim taraftarlığımın başlangıç noktası da aynıdır. Bana da benzer soru sorulunca ben babama sormuşum hangi takımlısın diye. O da Beşiktaş demiş ve başlamış Beşiktaşlılığımız. Gerçi babam da o güne kadar sadece lafta kalmış taraftarlığı, kadroyu sorsan sayamazmış ama benimle beraber öğrenmiş o da. O zamanlar Kırıkkale de oturuyorduk. Orada da yerleşmiş bir takım ve taraftarlık olmadığı için takımı ne yapar ne eder bilemedik tabii. Sonradan Ankara'ya taşındık ama o zamana kadar Beşiktaşlılık hepten işlemiş zaten. Üstüne bir de Gordon Milne dönemi ile iyice kanıksadım takımımı. Halbuki küçüklüğümde bir Kırıkkale takımının yerleşik bir futbol kültürü olsa belki İstanbul'un içinden çıkan bir semt takımı yerine Kırıkkale'nin bir takımını tutabilirdim.
Genelde en klişe cümlelerden biridir neden şehir takımlarının taraftar desteği yeterince yok? Hep örnek olarak gösterilen İngiltere'nin aksine ülkemizde görülen durum budur. En çok İstanbul'dan çıkma üç takımının isminin sayılması ve o takımların taraftarlarının çoğüunlukta olması. Sebebi aslında biraz da geçmişten kalma. Çünkü aslında şehir takımlarının bir çoğunun kuruluş tarihi yeni denilebilecek tarihler iken İstanbul takımlarının asırlık ömre sahip olması ve futbolun İstanbul'dan tüm Türkiye'ye yayılması, yayılırken de İstanbul için semt takımı olan takımların da popülerliğinin yayılması. Diğer bazı semt takımlarının ise yönetimsel hataları ile tarihin tozlu yapraklarına karışmasının da katkısı yadsınamaz. Hep örnek gösterilen İngiltere'de şehir takımlarının zaten büyük çoğunluğu İstanbul takımları denilen takımların oradaki muadilleri kadar hatta onlardan da yaşlıdır. Misal Sheffield FC kulubü. adını bilmeyiz ama 1857 tarihinde kurulmuş olması ile dünyanın en yaşlı futbol kulübüdür. Ya da diğer takımları da benzerdir. Dolayısı ile şehir takımı kültürü aslında yeni yeni diyebileceğimiz bir durumdur. Taraftarı olan takımlarımıza bakarsak zaten onlarında kuruluş tarihlerinin oldukça eski olduğu ve varlıkları üst düzey liglerde sürdürdükleri gözükmektedir. Örneğin kuruluş tarihleri ile vermek gerekirse Ankaragücü 1910, Göztepe 1925, Karşıyaka 1912, Altay 1914, Adanaspor 1954, Adana Demirspor 1940 takımlarını sayabiliriz. Göztepe'nin şu an alt liglerde mücadele ediyor olması da gene yönetimsel bir durum yüzünden, liglerden peşi sıra düşmeleri ve sanırım Uefa'dan da aldıkları cezalar sonucu fakat geçmişten sahip olduğu taraftarlık kültürünü devam ettiriyorlar. Diğer takımlarımıza baktığımız da ise bir çoklarının kuruluş tarihinin 1960 lı yıllar civarinda görebiliyoruz. Bunlardan da belli dönemlerde gerek ligde peşpeşe sezonlarda üst sıraları zorlayanlar, gerekse Türkiye Kupası'nda final ya da yarı final başarısı gösterenler de zaten kendi taraftar gruplarını oluşturabilmiştir. Bunlara da örnek olarak verebileceklerimiz de Trabzonspor 1967, Eskişehirspor 1965, Bursaspor 1963, Sakaryaspor 1965, Kocaelispor 1966.
O halde takımlarımız ya da yazarlarımız niye şikayet ediyorlar tribün ilgisinden anlamıyorum . Çünkü takımlarımız ortaya bir rekabet unusur ortaya koyamazken, nasıl tribünlere taraftar çekmeyi ya da genel olarak taraftar sayılarında bir artış göstermesini bekliyorlar? Mesela Ankara'da Gençlerbirliği üzerinden gidersek, Ersun Yanal'ın çalıştığı dönemde yarışmacı kimliği kazanmak üzere iken, ligde başa güreşmeye başlamışken, Avrupa Kupalarında başarı ile mücadele ederken tribünlere hatırı sayılır bir taraftar kitlesi çekmeye başlamışken, gerek Ersun Yanal'ın takım değiştirmesi (Milli Takıma geçmesi) gerekse de yapılan yatırımın devamının getirilmemesi sonucu o günlerde temeli sağlam atılabilecek bir taraftar kitlesi de oluşturulabilecekken geri adım atılması sonucu taraftar oluşumu da oldukça sekmeye uğramıştır. Ya da diğer takımlara bakalım. Hedefsiz kaldıktan sonra yerleşik taraftar kitlesi olmayan takımların destekleri bir anda azalır. Misal bir takım ligden düşmeye adayken tribünleri dolarken, o tehlike atlatılıp takım düzlüğe çıktıktan sonra hedefi kalmayınca tribünleri bir anda boşalmaya başlar.
O halde yapılması gerekenler neler olabilir? Özellikle şehir takımlarının yapması gerekenler tribünlere seyirciyi çekmeye çalışmak olmalı. Misal tribüne gelen 12-18 yaş arası çocuklara, karı koca veya ailesi ile gelenlere biletler de indirim veya sonraki maçlar için indirim veya bedava bilet imkanları sunulabilinir. Takımların okullara ziyaretleri sağlanabilir veya takım antremanına okulların katılımları sağlanıp forma, takım tişörtleri, bayraklar ve hatta maç biletleri sağlanabilir veya sürekli bedavacılığın da önüne geçebilmek için kombinelerde indirim sağlanabilir ya da bedava uygulaması belli bir yaşa kadar örneğin 14-15 li yaşlara kadar olabilir. Bu gruplara da tribünde belli bir yer ayrılarak haksız kullanımların da önüne geçilebilinir. Takımlara biraz daha sosyal sorumluluk gerektiren projelere katılarak takıma sempati sağlanbilir. Ama gene de en önemlisi belli bir başarı sağlamak. Ligde kısa sürede kolay olabilecek bir durum olmasa da en azından Avrupa Kupalarına katılabilmek veya en azından kupada mümkün olduğunca üst turlara çıkabilecek şekilde yatırımlar yapmak. Yani kısaca ortaya bir hedef koyabilmek ve hedefi olan bir takım ortaya çıkarmak ve taraftara yönelik kazanımlar için çalışmalarda bulunmak gerekiyor.

22 Mart 2011 Salı

Tribün Güzellikleri

Trabzonspor taraftarından süper bir çalışma bence...
Benzer bir poz içinde olmayı isterdim açıkçası...




Not : Resim ntvspor.net ten alınmıştır.

8 Şubat 2011 Salı

Kadı Efendi Kuyu Kebabı

Karabük ve özelinde Safranbolu denince gezilecek yerler olarak ilk akla gelenler Tarihi Safranbolu Evleri ve Bedesten Çarşısı, Bulak Mencilis Mağarası ve tarihi su kemerleri gelirken lezzet olarak ta başta Safranbolu Lokumu olmak üzere Bağlar Gazozu ve kuyu kebabıdır. Ama lezzet denince akla asıl ilk olarak gelmesi gereken yeniden belirtmek gerekirse yöresel bir lezzet olan kuyu kebabıdır. Kuyu kebabı da denince iyi yapılan bir yerde yenecek ki tadı çıksın keyif alınsın.
İşte bu lezzet duraklarından birisi de Çevrikköprü mevkisinde bulunan Kadı Efendi tesisleri. Safranbolu'da gezinizi tamamladıktan sonra hem yorgunluğunuzu atabileceğiniz hem de karnınızı hem tıka basa hem de büyük bir keyifle duyurabileceğiniz güzel bir mekan. Normalde yaşadığım şehirde yemek mekanlarında temizlik ve yemek kalitesi çok önemli iken (salaş bir mekanda da bayıla bayıla yemek yiyebilirim), özellikle böyle hem yol üstü sayılabilecek hem de şehir dışında olan bir yer için önemli noktalardan birisi de mekanın kendi güzelliği ve rahatlığı. Burası içinde bu durum geçerli. Tesisin önünde yeterince büyüklükte araba parkı var. Arabanızı rahatlıkla park ettikten sonra ilk önce Safranbolu tarzında ki eski görünümlü bir bina dikkatimizi çekiyor. Ama bizim tesise gidiş zamanımız yaz mevsimi olduğundan* konak içini değilde bahçeyi tercih ettik.
Bahçe oldukça geniş ve ferah. Tabii ki de yeşilliği bol ve ağaçlar altında. Sıcak bir yaz gününü geçirmek için güzel bir mekan. Oldukça sıcak geçen yaz mevsimi için kabul edilebilir bir sıcaklık var ve ortamı serinletmek için artık birçok yerde de görülen havaya su spreyleniyor.
Bahçenin geniş ve ferah olması sayesinde yemek için ayrılan kısımın hemen yanında bir bahçe daha var. Burada içinde ördekler bulunan bir havuz var. Bu sayede siparişlerinizi beklerken küçük çocukları ve ördek sevenlerin sıkılmadan vakit geçirebilirler.
Havuzun biraz aşağısında ise gene bahçe sınırları içinde büyüklere yönelik salıncaklar var ve buralarda yemek öncesi veya sonrası çayınızı/kahvenizi burada içebilirsiniz. Bunların biraz ilerisinde de çocuk parkı var ve gönül rahatlığı ile çocuklarınızın eğlenerek vakit geçirebilirler. Fotoğrafın büyük halinde daha net bir şekilde görülebilir.
Gelelim yavaştan yemek kısmına. Siparişimizi verdik. Neler geldiği biraz aşağıda. Siparişimizi beklerken öncelikle tereyağı, bal ve bizim yörede göbü dediğimiz ama birçok yerde bazlama denilen ekmek geliyor. Hepsi ayrı ayrı güzel gözüküyor ve göründüğü kadar da lezzetliler. Göbümüzü yağlayıp ballayıp bir güzel mideye indirtikten sonra yavaştan siparişlerimiz sıra ile gelmeye başlıyor.
Öncelik salatanın. Daha önceki Lezzet Dünyası yazısında da belirttiğim gibi salata kuru olmayacak yağı yerinde olacak. Malzemesi de iyi olunca salata güzel oluyor işte. Burada da gerek malzemesi gerek yağı gerekse kıvamında katılmış nar ekşisi tam yemelik tam benlik.
Turşular da tam manası ile kütür kütür. Taze ve tadı tuzu yerinde. Acı biberler de sağolsunlar hatırlarını sordurtuyorlar ama acıyla arası fena olmayan benim için iyi bir durum.
Geldik en can alıcı noktaya ve buraya gelme sebebimize. Gerçi en sona da saklanabilirdi ama neyse. Kuyu kebabımız da ortada. Aslında fazla da bir şey demeye gerek. Fotoğrafın kendisi zaten her şeyi anlatıyor. Fotoğrafın büyük haline tıklarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız.
Etler yumuşacık ve ağızda dağılıyor resmen. Et kalitesinden çok anlamam gurme de değilim** ama etin tadı da pişme kıvamı da yumuşaklığı da hepsi muntazam. Zaten aldığınız ilk lokma ile kendini hissettiriyor kendini. Bir anda gözünüz dönmesin gene de isterseniz devamını da getirin. Yerken keyfini çıkarın.
Son olarak ta üzümlü pilavımız. Tabii şimdi kuyu kebabından sonra gerek var mıydı diye sorabilirsiniz. Ama etin yanında almanızı tavsiye edebileceğim bir kıvamda pişirilmiş ve tadı da gerçekten güzel. Etle birlikte yemesi ayrı güzel. Bunu es geçmeyin derim ben.

Sonrasında da çayımızı bir güzel yudumluyoruz. Güzel bir yemeğin ardından içilen çayın tadı da ayrı oluyor. Hele ki açık havada ve de böyle bir mekanda. Gerek yemek yediğimiz masa da gerekse bahçe kısmında içilen çayın tadı da artıyor tabii.

Kesinlikle âlâ diyebileceğimiz bir lezzet ve kıvamda her şey. Hizmet mümkün olduğunca hızlı ve görevliler gerçekten ilgili ve hemen isteklerinizi yerine getiriyorlar. Yalnız bana göre eksi not olarak göbü dediğimiz ekmek için para istenmiş olması. Bu her şeyin üzerine az da olsa ekşimsi bir tat katmış oldu bence.
Netice de bu küçük ayrıntı dışında oldukça başarılı bulduğum ve gayette memnun kaldığım bir yemek oldu. Bu yüzden yolunuz Karabük'e veya civarına düşerse mutlaka uğramanızı tavsiye edeceğim bir mekan burası. Ulaşım için Çevrikköprü Mevkii Karabük Kastamonu Yolu 12 km de Karabük'ten giderken sağda.

İletişim ve diğer bilgiler için Kadı Efendi linkini tıklayabilirsiniz.

* Gecikmiş bir yazıdır bu. Ziyareti Temmuz sonu Ağustos başında yapmıştık.
** Diyebilirsiniz ki madem çok anlamıyorsun niye lezzet dünyası diye yazıyorsun diye, cevabım ise yemek yemek güzeldir ve güzel şeyler paylaştıkça daha da güzel olur :)

Lezzet Dünyası

Çeşnicibaşı
Kadı Efendi Kuyu Kebabı

23 Ocak 2011 Pazar

Kısa Kısa 2


- Beşiktaş'ın yeni forması değişik duruyor. İlk görüntüsü fena değil. Futbolcular üzerinde de fena durmuyor gibi ama gene de alışmak lazım.

- Beşiktaş'ın özellikle ilk yarıda ve ilk yarım saattaki oyunu mest ediciydi. Oyunu sürekli ileriye yıkması, bunu başarması ve rakip yarı sahada oynanması benim gibi bir çok Beşiktaşlıyı mest etti. Rakip her ne kadar Buca olsa da gene de başlangıç çok güzel oldu. Yalnız Toraman'ın bir an önce formunu toparlaması lazım. Ersan'a da maşallah bu arada.

- Yeni Portekizliler de İnönü ile tanışmış oldu. Maçtan sonra yorumlarından da belli ki etki altına girmişler. Bu sene gelen yıldız dediğimiz futbolcuların takımı sahiplenmesi güzel. Hele Guti tam da kırk yıllık Beşiktaşlı gibi. Gene attı ve formayı ve armayı öptü. Bu görüntü bile milyonlar değerinde ve ilerisi için büyük artı.

- Beşiktaş Cola Turka'da da işler iyi gidiyor gibi. Chatman her yönü ile (15 sayı 9 rib. 12 asist), Ogilvy hücumsal olarak, Mustafa Abi de savunma yönü ile olayı bitirdi. 3/20 üçlük isabetine karşın galip olmak ve 82 atmak ta ayrı güzel.

- Fenerbahçe ikinci yarının ilk haftasında daha şimdiden ilk yarıdaki galibiyet sayısına ulaştı.

- Trabzon biraz atamayana atarlar maçında kendi kiralık oyuncusu tarafından gol yiyerek resmen kendi silahıyla vurulmuş oldu. Tamam penaltısı verilmedi ama o kadar golden birini atsalar sıkıntı kalmayacaktı. Puan kayıpları da başlamış oldu.

- Bursaspor'da puan kaybı yapanlara katıldı. Kenny Miller da ilk maçına çıkmış oldu. Pek takip etmedim ama Nunez gidici mi acaba?

- Galatasaray'da yeni stadında ilk maçına çıktı. Öncelikle hayırlı olsun. Benim tahminimden daha kalabalık bir görüntü vardı. Ama tam dolu hali ile hepten güzel bir ortam oluşacak besbelli.

- Cem Yılmaz'ın reklamda da dediği gibi "Mekan oynatıyor abi". Servet kendi başlattığı atakta Sabri'nin ara pasında Barış Özbek'in ortaında golünü attı. Böylecede adını tarihin dönüm noktalarından birine yazdırdı. Böyle öneml bir golün futbolun güzellikleri adına başka bir futbolcu tarafından atılmasını tercih ederdim. Mesela geçmişe dönersek İnönü Stadyum'unun açılışında ilk golü Süleyman Seba'nın atması gibi.


- Sivas'tan da Kamil Grosicki'yi çok beğendim bir maçlık izlediğim ile. Fenerbahçe'li Stoch'tan daha iyi gibi duruyor. Ama dediğim gibi sadece bir maçlık bir görüntü anlık parlama da olabilir.

- Barcelona gene dolu dizgin gidiyorlar. Özellikle 3. gollerini çok beğendim.

- Fenerbahçe Ülker hafta içi Olimpiyakos'u devirdikten sonra yapıları itibarı ile çok beğendiğim ve ligin kuvvetli ekiplerinden Banvit'i fazla zorlanmadan yendiler. Bu sene bence açık ara favori olduklarını bir daha gösterdiler.

- Hava durumuna göre son güzel haftasonu olabilirmiş. Kar yağmayacak ise soğumasın ama...

Kısa Kısa Serisi

7 Ocak 2011 Cuma

Yalnızlık


Yalnızlık. Herkesin dönem dönem kendini o şekilde tanımladığı ve kimi dönemler de üzerine yakıştığını düşündüğü, yalın olmaktan türemiş, mevsimlik bir elbise aslında.
Etrafınızda mutlaka görmüşsünüzdür; kimilerinin o elbiseyi giydiğini ve elbisenin kendisini sıktığını söylediklerini. Ama aslında yalnızlık öyle herkesin görebildiği bir elbise değildir ya da gösterebildiği. Çünkü yalnızlık kişinin sadece kendisine ait bir şeydir. Kişiye özeldir kendi içinde kalır ve paylaşılamaz. Zaten paylaşılıyorsa, paylaştığıyla yalnızlığından sıyrılır insan. Bu yüzden yalnız değildir o kişi aslında. Sadece yalnız olduğu yanılgısı içindedir. Bir nevi sabun köpüğü gibi gibidir. Nasıl ki sabun köpüğünü üflerseniz havaya, uçmaya başlar ve süzülür salına salına ve sonrasında ortamda bulunan arkadaşınız dokunur o balona ve patlatırsa, yalnızlıkta aynen o şekilde bir arkadaşınıza temas ettiğinde patlar gider benzer şekilde. Kaybolur o anda.
Yalnızlık da bencillik içerir bu sebepten dolayı. O yüzden yalnızım diyen kişi bencildir nazarımda. Yalnızlığımı nasıl gideririm diye düşünmesinden ziyade kendisine asıl sorması gereken soru bencilliğimi nasıl kırabilirim olmalıdır. Bencilliğini aşmaya başladığında zaten önce paylaşmayı öğrenecektir zaten.
Dolayısıyla da dost kazanmayı ve nihayetinde de yalnızlığını gidermeyi.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Beşiktaş Los Galacticos'a Doğru mu?



Sezon başında transferin şampiyonu ilan edilen Beşiktaş'ım getirmiş olduğu Quaresma ve Guti gibi yıldızların yanı sıra Cenk gibi geleceğinin oldukça parlak olduğuna inandığm bir kaleci ve transferi her ne kadar önceki sezondan bitmiş olsa da göstermiş olduğu istikrar ve düşmeyen temposu ile Hilbert, genç ve ilerisi için başarı vaat eden Bank Asya'da parlamaya başlayan Ersan ve başta saydığım iki önemli ismin gelmesinde büyük katkısı olduğu düşündüm aykırı insan Teknik Direktör Bernd Schuster ile rakiplerinin de sönük transferleri ile bu yakıştırmanın ne kadar doğru olduğu da haklı bir biçimde ortada idi. Nitekim her ne kadar Uefa Avrupa Ligi elemelerinde zayıf rakipleri elediği söylense de Galatasaray ve Fenerbahçe'nin de benzer denklikteki takımlara elenmesi ve istatiktsel olarak başarılı bir başlangıç yapması ile biz taraftarlarına büyük ümit vermişti. Gerek Bernd Schuster'in kafasındaki oyun planını oturtmaya çalışmak istemesi gerek bir anda üst üste gelen sakatlıklar gerekse de son bir kaç yılını defansif oyun anlayışı ile geçiren Beşiktaş'ın kadro yapısı nedeni oynamaya çalıştığı ama tam olarak oynayamadığı oyun neticesinde ligde pek te başarılı sayamayacağımız bir sonuç ile ilk yarıyı tamamladı. Neydi peki Beşiktaş'ın sorunları. En önemlisi; birçok futbol ulemasının aksine dediğinin aksine defansını ön tarafta kurması değil, ileride kurduğu baskı sonucu istediğini alamamasıydı. Çünkü oyun ister istemez Guti'nin atacağı ara pasına veya Quaresma'nın oynadığı kanada sıkışıp kalıyordu. Buna karşın bulunan veya bulunma aşamasındaki onca pozisyon Bobo form tutana kadar değerlendirilemiyor ya da Nobre veya Holosko'nun temel eksiklikleri neticesinde değerlendirilemiyordu. Bunun neticesinde orta sahaya Manuel Fernandes, Quaresma ile değişmeli bir şekilde kanatları kullanabilecek Simao Sabrosa ve forvetede Hugo Almeida takviyesi yapıldı. Senelerdir süregelen devre arasında yıldız oyuncu ve veya iyi futbolcu transferi yapılmaz, zaten iyi olsa adamlar niye bıraksın klişesini de çokça da Bosman Kuralı etkisiyle 3 tane Portekiz Milli takımı oyuncusu ile aşmış olduk. Gerçi şampiyon olduğumuz sezon gelen Ernst ve Yusuf transferleri de gerek Türkiye için isimleri gerekse o sezonki katkıları ile gene benzer biçimde verimli olmuş ve başarı göstermişlerdi. Şimdi benzer başarı inşallah bu sezonda gösterilir. İlla şampiyonluk manasında değil tabiiki. Gerek oyun gerekse takımın zor durumlarda gösterdiği reaksiyon bazında bizim beklentimiz. Zaten bu sezon olmasa bile beklentilerimiz gerçekleşmeye başlarsa gelecek sezon zaten kupalar manasında başarı yolunda emin adımlarla yürünecektir. Peki transfer sonucunda ne oldu durum. Önde ve ortada Necip harici yabancı futbolcular grubu, arkada ise hücum hattındaki bu oyuncuların oynayabilmesi için mecburi Sivok artı yerli oyuncular. Bu durum Hilbert artı şeklinde de olabilir gerçi ama ben göbekte Sivok ve Ersan ikilisinin oynayacağını ve Toraman'ın yedeğe çekileceğini düşünüyorum. Çünkü Sivok ve Ersan'ın topla beraber oyuna girişleri ve Schuster'in oyun anlayışının topu ileride tutmak ve bunu ileriye giderken en iyi başaracak oyuncularla yapmayı isteyeceğini düşünüyorum. Bu da ister istemez defansta oynayan yerli futbolcuların sakatlanmaması gerektiği durumunu ortaya çıkarır ki bu da bir açmaza götürebilir. Bu durumda da orta saha ve ileri hatta yerli takviyesine ihtiyaç olduğunu gösterir. Gündemden düşmeyen yerli isimler olarak ön plana çıkan Hamit Altıntop ve Sezer Öztürk (ki bence hala seviyesinin altında oynuyor) isimlerinin de ekleneceğini var sayarsak Beşiktaş en azından Türkiye şartları için bir Los Galacticos oluyor diyebiliriz.

Yeni Yıl Yeni Yeni Yıl ...



Bizlere kutlu olsun
Yeni yıl yeni yeni yıl
Bizlere mutlu olsun.

şeklinde bir çocuk şarkısı vardı yeni yılla ilgili.
Biz de nacizane yeni yılınızı kutlar ve mutluluklarınızın katlanarak artmasını dileriz.
Mutlu ve Huzurlu bir yıl geçirmeniz dileğiyle....



Fotoyu juventusfcturkiye den aldım. Çok hoşuma gitii

27 Aralık 2010 Pazartesi

Hidayet Yuvasına Geri Döndü



Biraz geç bir yazı oldu aslında konu ile ilgili ama aslında olayı sadece takas olarak değerlendirmemek lazım. Hepimizin bildiği üzere Hidayet ya da NBA'de telaffuz ettikleri biçimde Hedo NBA kariyerinin en başarılı sezonunu bundan 2 yıl önce yine Orlando'da tam da kontrat senesinde yaşamıştı. Gerçi bu süreci artan bir performans ile göstermişti ki kendisi bir önceki sezon sonunda MIP (Most Improved Player) ödülünü alan en yaşlı oyuncu olmuştu. Bu başarılı ve özellikle de NBA'deki yorumcuların deyimi ile gerçek oyununun oynandığı "NBA Playoffs" larda zirve yapan performansı ile Orlando Magic'in final oynamasına büyük katkıda bulunmuştu. Fakat Otis Smith buna karşın birazda bizim oraların çocuğu havası ve geçmiş spektaküler geçmişine bakarak Carter'ı tercih etmesi nedeniyle kendine başka takım aramıştı. Gerçi istediği ve beklediği paranın yakına gelinirse Hidayet'in tercihi ne olurdu bileymiyorum ama biraz da Hideyet'in de parayi tercih ediyor görünüşü de zoraki ayrılık getirmişti Sonrası ise biraz taş yerinde ağırdır lafını hatırlatıyor. Hidayet'in NBA kariyerindeki yola baktığımız zaman ilk Orlando dönemi ve öncesinde hem takım kimyası oturmuş takımlar oynamış olması hem de oyun zekası kuvvetli veya dominant pota altı oyuncuları ile oynadığı ve başarılı olduğu, hem onların hem de kendisinin performanslarının arttığı görülüyor. Divac, Webber, Duncan ve Howard. Sonrasında ise benim pek beğenmediğim Bosh ve bu konuda zaten çok sıkıntılı olan Phoenix. Bu takımlardaki performansı da ortada. Sonuç olarak birazda Allah'ın sevdiği kullarından olsa gerek Orlanda yönetiminin kontratının sonlarına yaklaşan ve sızlanmaya başlayan Dwight Howard'ın büyük etkisi ile yuvasına dönmüş oldu. Zaten Orlando sitesinde de haber verilirken evine hoş geldin Hedo şeklinde verilmesi aslında bu ikilinin birbirlerini tamamladığı ve ayrı iken hep bir eksiklik duyduklarını ve birbirlerini ne kadar özlediklerini gösteriyor.
Tıpkı "Neşeli Günler" filmindeki gibi işler iyi giderken bir limon sirke tartışması gibi ayrılmışken filmin sonunda bir araya gelmeleri gibi bir araya geldiler. Gerçi film henüz bitmedi ama mutlu başı gibi sonu da mutlu olur inşallah.

Not : Fotoğrafı Konyalı Portlandlılar sitesindan alınmıştır.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Boz Baykuşlar



Daha düne kadar* ne adlarını ne kendilerini duymuştum. Trabzonspor'un 'Bize Her Yer Trabzon' sloganına karşı yaptıkları çalışma ile gözüme çarptılar. Boz Baykuşlar bir incisözlük oluşumu. İncisözlük'ün diğer aktivitelerini beğenirsiniz beğenmezsiniz o ayrı konu ama bu ortaya koydukları çalışma ile dikkatimi ve takdirimi kazanmış durumdular. Seçmiş oldukları logo ve renkleri ile gayet başarılı bir çalışma yapmışlar ve atkıları da oldukça dikkat çekici ve başarılı.



"Ne metrobüse ne akbile
Bizim aşkımız belediyeye"
diyerek mottolarını ortaya koymuşlardır.
Diğer çalışmalarını da ilgi ile takip edeceğiz gibi duruyor.


* (12/12/2010 tarihli İBB - TS maçı)

5 Aralık 2010 Pazar

Beşiktaş Bursa Maçının Ardından...

Maçla ilgili ilk olarak söylemek istediğim özellikle de ilk yarıda gerçekten de Türkiye Ligleri'nde alışık olmadığımız bir tempo görmüş olmamız. Bunun sebebi iki takımın oyun anlayışlarının etkisi yanında maçın gündüz saatinde de oynanmış olmasının etkisinin olduğunu düşünüyorum.

Maça gelirsek oyun anlayışında ziyade dikkatimi çeken ve kesinlikle maça yakışmadığını düşündüğüm birkaç noktaya değinmek istiyorum. Öncelikle misafir taraftarın koltukları kırması ve tribünlere zarar vermesi hem maçın daha başında ve öncesinde. Sonrasında Holosko'nun benim Beşiktaşlı hiçbir oyuncuya yakıştırmadığım bir hareketle topu eliyle kasıtlı bir biçimde gol atmaya yönelik avantaj çalışma çabası dikkat çekici olmuştur. Gene benzer biçimde Volkan Şen'in kırmızı kartı gördükten sonra Mehter Marşı temposunu aratacak bir biçimde sahadan çok ağır adımlarla yürümesi ve adeta naz yapar gibi sahadan çıkması. Sonuç olarak sahaya yabancı madde yağması. Öncelikle ufak birkaç parça gelirken naz derecesinin artması sonucu madde çeşidinin ve büyüklüğünün artması. Bundan ceza alacağız orası kesin ama hırsızın hiç mi suçu yok hakim bey demek gerek.
Bilirsiniz bilgisayar oyunlarında özellikle de görev tamamlama tabanlı oyunlarda bir yere gelirsiniz, hemen öncesinde de oyunu kaydedersiniz ve eğer bir terslik olursa en baştan yüklemek yerine kaydettiğin andan yüklersiniz ve ikinci denemenizde genelde yaparsınzı. İşte bu olayın aynısını Holosko'nun maç esnasında becermesi.
Sonuç olarak son üç haftayı ele alırsak kazanmamız gereken üç önemli maçı art arda kazanmamız güzel bir şey. Hem yarışın (gerek lig gerekse her ne kadar tur garantilenmiş olsa da Uefa Liginde) içinde kalınması hem de yaklaşan devre arası öncesi yeni bir sakatlık vakası olmadan atlatılması güzel oldu. Devre arası muhtemel transferler ve genç oyuncuların göstermiş olduğu umut verici performanslar (Cenk, Ersan, Necip ve Ali Kuçik) ile daha iyi bir ikinci devre göreceğimiz inancımız artıyor.

Not : Foto Milliyet'ten alınmıştır.